Trakistanbul ve Kanal İstanbul!

Son dönemde ekonomiyi, sosyal yaşamı, gelişmeyi, büyüme ve   kalkınmayı bir planla geçekleştirme anlayışından vazgeçtiğimiz için, planı önemsediğimiz dönemlerde ise çevreyi koruyan ve geliştiren planlamayı esas almadığımız için sanayileşme ve istihdam ülkenin batısında yoğunlaştı. Türkiye yan yatmış gemi gibi dengesini kaybetti ve bu eğik düzlemde her şey; göçen nüfus, endüstriyel yerleşim hep batıya kaydı.

Bütün bunlardan en çok etkilenen de İstanbul ve de İstanbul’dan batıya doğru bir işgal gibi   yaygınlaşan ve kontrol edilemez bir gelişme ile iklimi değişen, yaşama ortamları, toprak ve su kaynakları sömürücü ve kirletici sanayileşme ile bozulan, kuraklaşan Trakya, “Trakistanbul” oldu.

Ne yazık ki kentsel endüstriyel yerleşimin fiziki planlamasının yapılmasına yani yer seçiminin çevre sorunları ve istihdam göçü yaratmayacak şekilde planlanması gerektiğine yatırım kararı verenleri ikna etmek mümkün olmadı. Atatürk’ün 15 yıl süren iktidarında 46 fabrikayı 26 farklı bölgede kurarken uyguladığı yer seçimi ve planlama anlayışı dikkate alınmadı.

Trakya’yı ve Kocaeli’ni kapsayacak şekilde hazırlanacak bir bölgesel plan kapsamında İstanbul’un nüfusunun 10 milyonu aşmamasını sağlayacak çalışmalar desteklenmedi.

Şimdi de yaratılan bozulma, kirlenme ve yıkımın çok büyük masraflarla giderilmesine çabalanıyor. İstanbul’un yükü Trakya’ya aktarılmaya, Ergene’nin pisliği Marmara’ya dökülmeye, Trakya’nın ve Marmara’nın zaten bozulmuş olan ekolojik dengesini yerle bir edecek son vuruş coğrafyaya müdahale edilerek Kanal İstanbul ütopyası ile yapılmaya çalışılıyor.

Bilim insanları bu ütopyanın gerçekleşmesi durumunda: Sadece Kanal boyunca 1,5 milyon nüfuslu yeni bir yerleşim yaratılacağını,

Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Havalimanı ile birlikte planlanan toplam nüfus artışının 7,3 milyon olacağını,

Kanal’dan 2,7 milyar metreküp hafriyat çıkacağını, kazı başlayınca bu miktarın çok daha artacağını,

Bu hafriyatla Marmara Denizi’nde her biri 50 ile 100 bin hektar yüzölçümünde üç ada oluşturulacağını, hafriyatın dökülürken çamurun Marmara’nın tabanına yayılacağını,

Karadeniz ile Marmara arasındaki akıntı düzenin bozulacağını,

Büyük sorunlar içinde olan Marmara Denizi’nin daha da büyük sorunlarla karşı karşıya kalacağını,

Artan nüfusun su ihtiyacının karşılanmasının, atık sularının giderilmesinin, ulaşımın sağlanmasının büyük sorunlar yaratacağını,

Kanal üzerinde çok sayıda köprü kurulacağını bunların ve bağlantı yollarının da ayrıca tarım topraklarının kaybına yol açacağını,

Kanal ile birlikte Karadeniz, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Kanal ile çevrili dev bir ada oluşacağını bunun Istrancalar, Terkos, Sazlıdere, Büyükçekmece havzalarını, yeraltı sularını, ekosistemin su dengesini, orman alanlarını etkileyeceğini,

Sazlıdere Barajı’nın yok olacağını,

Terkos Gölü’nün tuzlanacağını,

Bütün bu olumsuzlukların Trakya’yı da doğrudan etkileyeceğini belirtiyorlar.

Bunların hiçbiri kehanet değil, bilim insanlarının açıkladığı bilimsel tespitler.

Sınırlı sayıda seçmen oyu ile ele geçirilen siyasi gücün bu kadar yüksek maliyetle ve bu kadar keyfi ve dayatmacı olarak kullanılması “demokrasi” midir?