Ekonominin Sessiz Çığlığı: Kimse Duymuyormuş Gibi Yapanlar Ülkesinde

Ekonominin dili olsa da konuşsa…

Belki derdi ki: “Ben size yalan söylemedim, sadece anlamak istemediniz.”

Çünkü bu ülkede ekonomi artık matematikten çok bir duygu meselesi; hissettiğiniz kadar kötü, sustuğunuz kadar iyi sayılıyor.

 

Son yıllarda yaşadıklarımız, sanki yavaş çekimde izlenen bir film gibi…

Tek fark, bu filmin sesi kısılmış, altyazıları ise yanlış çevrilmiş.

Halkın yaşadığıyla anlatılanlar arasında dağlardan da öte fark var.

 

Her sabah yeni bir umutla değil, yeni bir fiyat etiketiyle veya vergi ile uyanıyoruz.

Maaşları olanlar daha banka SMS’i gelmeden maaşı buharlaşıp gidiyor.

Market arabaları dolmuyor, ama içimizdeki sıkıntı her zamankinden daha dolu.

Öncelikler değişti. Her sektörde Genel bir durgunluk alışveriş asli unsurlar dışında durmuş. Zenginler paralarını altın, döviz, faiz gibi piyasanın daha da durmasına neden olan araçlara yatırmış.

Faiz demişken, " Sözüm ona Faiz haram inancı ile kitlelere vaaz verilen Müslüman bir ülkede hâlâ bu kadar yüksek seyretmesi nasıl açıklanabilir. "

 

Yetkililer çıkıp konuşuyor:

“Her şey yolunda.”

“Ekonomimiz sağlam.”

“Rüzgâr ters esiyor ama gemi sağlam.”

İnsan düşünüyor…

Madem gemi bu kadar sağlam, neden güverteye düşen her vatandaşın sesi duyulmuyor?

Aynı gemideyiz deniliyor; ama ters giden şeyler olduğunda bedelini ödeyen orta direk demeyeceğim, onun da altı olan kitleler vergi, harç, borç, ceza, cezanın cezası ile ödüyor.

 

Bizim ülkemizde enflasyon bile duygusal artık…

Bir bakmışsın alıp başını gidiyor, kimseye haber vermeden.

Döviz desen, gönlü istediği zaman yükselen, istediği zaman düşen özgür ruhlu bir gezgin.

Bir tek maaşlar sabit; o da duygusuz değil aslında, sadece kaderine razı olmuş gibi.

 

İroni şu ki, herkes ekonominin kötü olduğunu biliyor, ama kimse bunu yüksek sesle söyleyemiyor.

Çünkü kötü demek “abartıyorsun” denmesi riskini taşıyor;

iyi demek ise kendi vicdanında yankı bulmuyor.

 

Vatandaşın hayatı ise adeta sessiz bir çığlık hâline geldi.

 Faturalar geldiğinde bir iç sızısı…

Market çıkışı bir hüzün…

Kirayı görünce gözlerdeki o küçük yanma…

Çoluk çocuğun Eğitim bakım genel giderleri...

Kimse duymuyor gibi yapıyor ama her evde, her sofrada, her mutfakta ayrı bir hikâye yazılıyor.

 

Bir zamanlar dolu hayallerle açılan cüzdanlar, şimdi çekingen bir utangaçlıkla açılıyor.

Sanki içindeki yokluğun ayıbı varmış gibi…

Oysa ayıp yokluğun değil; yokluğu görmeyen gözlerin.

 

En çok da şu cümle acıtıyor insanı:

“Sabredin, düzelecek.”

Sabır taşı olsa çatlar; biz hâlâ sabırdan heykel yapmaya çalışıyoruz.

 

Hayat pahalılığı artık sadece bir ekonomik terim değil;

Sofrayı küçülten, hayali erteleyen, sesi kısan bir duygu.

Kocaman bir ülke, gürültülü bir suskunluğa hapsolmuş durumda.

 

Ve bütün bu gerçeklerin ortasında, hâlâ pembe tablolar çiziliyor.

Halkın yaşadığı acı siyah-beyaz bir filmken, anlatılan ekonomi bir animasyon kadar renkli.

Bu kadar renk farkına rağmen kimse utanmıyor.

 

Belki de bir gün gerçekten düzelir.

Belki bir gün marketteki fiyatlarla gözlerimiz arasında artık kavga çıkmaz.

Belki bir gün umutlarımız, fiyat etiketlerinden daha hızlı çoğalır.

 

Ama bugün?

Bugün halkın ekonomisi ayrı; anlatılan ekonomi ayrı.

Ve aradaki fark, bir ülkenin sırtına yüklenmeyecek kadar ağır.

 

Yine de içimizde cılız da olsa bir ışık var…

Çünkü insan umut etmezse yaşayamaz.

Umut en ucuz şey sanılır ama aslında en değerli;

Çünkü ona henüz zam gelmedi.

 

Saygılarımla...